Ankara’ya ve üniversitemin ilk yılına mektup…

Birazdan okuyacağınız (yani, umarım) yazıyı, Ankara’da üniversite öğrencisi iken bir gece kaleme aldığım bir yazı. Elimde idi, birileri için ne ifade eder bilmiyorum ama benim için bir şeyler ifade ediyor. Bu yüzden buraya bırakmak istedim. 

Yazılma tarihi; ’10 Nisan 2014′

Saat: 00:34

Kaynak: Ankara’ya mektup

Şehir kararmaya başlıyor, insanlar susuyordu. Düşünce üzerine teyakkuza geçişlerden kalan, ansızın fikirler zikroluyor, insanlar hisleniyordu. Sonra bir otostop süslenmesi duyuldu. Ankara merkezinde, şehrin en farklı ılıman kuşağını yaşatan bir tepede, birkaç nedime sonucu yürüyüşler artıyor, kilise önü yolculuklar düşleniyordu. Ardından memleketimin Alaaddin tepesi akl’oluyor, kahve diyordu gök yüzü. Bunu anlatan, birkaç fikir miydi?

İnsanı anlamak, insanı tanımak ve insanı insana insanca anlatma çabalarımızdan, bilhakika teşebbüsler çıkarmak değil amacım tabii. Yerel gazete eklerindeki yazılarımın yıllardır bana ayna tutan sahnenin sadece birkaç derlemesiydi belki bir nefes diye. Sonra bir yağmur yağar, Belki bir bankta oturursun, bir ses deyu duyduğunu sorarken gök yüzüne. Hatta kimsenin anlamamasını bilerek, daha bir içine çökersin yalnızlığın. Keza Kazan derdine, serçe parmağıyla eserler yaratan bir yazar olarak denk düşmek isteyişlerim de zaman zamam nüksediyor aklımın odalarında. Birden bire. Sonra bir bulut geliyor, belki diyorum bu sefer temizler. İnsanların kaldırımda yürüyüşü, öylesine mayhoş ki, her biri yılların ahını anılarına yüklemiş sanki. Öylesine buğulu ki rüzgarlar, gülümser iken yaşarıyor gözlerim. Birden bire.

Kapanıyor hava, anlat diyorum. Anlat susana inat, yazana bir hal, ölene dek. İnsan diyorum, bir hastalıktır gidiyor. Bir susamak var diyorum, bir hastalıktan bertaraf. Şehrin bağırsaklarından çıkıp gelen rüzgarlar diyorum, bana çarpan. Ki ya kar, ya yağmur istiyorum. Ama yağmurun ömürlük olmasından yana niyetim. Ya bir sevda gibi hüzün, ya bir temenni mutluluğa. Ya da bir susuş gibi tüm yanışlara. Kar gibi erimek değil, yağmur gibi dinmek istiyorum ansızın. Sonra bir süre yığını ile karşı karşıya kalan insanlar ile doğaçlama yapıyorum bir asansör yolcuğunda. Geçmek bilmeyen 14 saniye. Geçmek bilmeyen 14 nokta bilmem kaç salise. Bu sürenin, yağmura olan etkisini düşünüyorum ardından. Kimsenin bunu bilmesine gerek kalmadan. Bunu bilmeyişlerden aldığım hazdan da değil bu. Kişisel biraz. Ardından birbirlerine bakmayışlarını görüyorum insanların. Gülümsemeyişleri. Ne güzel de bakamıyorlar, ne güzel de gülümseyemiyorlar. Bakamayışlarımız, gülümseyemeyişlerimiz. Yanlızlıklarımız, kalabalıklarımız, hüzünlerimiz, bir bir yükseliyor asansör yolculuklarında. Sonra bir öykü alıyorum, bir yazı, bir senaryo belki o güne dair anılarla anılan. Kar gibi. Yağmur biraz. Birden bire.

En son bir fotoğrafımı kaybettiğim geliyor aklıma. Kaybolan bir fotoğraf ne anlama gelir?
Çok şey anlatır bu. Bir gününüze sığdıramazsınız. Duvarınızda size selam sunan hayalleriniz vardır, o gün, şunu şurada şu şekilde umut eden insana umut olmaktan da ziyadesiyle haylicedir bu. Taki duştan çıkınca, tekrar bir yağmur altı ıslanmak gibi. Ruhumu dinlediğim, ruhumla baş başa kaldığım tek şey midir yağmur?

Bir senaryo derdoluyor sonra. Bir hikaye yaratışı. Bir gün dönümü. Kayıp resmin, resim değil de bir fotoğraf olduğunu anımsıyor insan. Sonra birden bire şehirde akşam oluşu geliyor akla. Bilinç oyunlarına başlamaya başlıyorsun yavaş yavaş. Tabii köşe yazılarını yetiştirme ve işleri organize etme sevdalarından kalan zamanda oluyor tüm bunlar. Ekstrasına dahi pirim vermediğim gülümseyişler, beni benden alan dokunuşlar gibi ansızın. Bir şeyler konuşmak, anlatmak istiyorum. Ama susmak biraz sanırım beni benden söven. Bana benden susan. Bunu aşmak için, biraz yağmura ihtiyacım var. Ruhumla birden bire. Baş başa kalışlarıma. Birden bire.

Duvara bak. Portreni gör. Bırak aynaları. Onlar yalan söyler bazen, inanma hem. Ki aynaya bakışlarda, karakter ölümü için bir yumruk atıp kırıp, her hafta değiştirdiğim aynaların çetelesi de farklı bir konu. Bunun için de ekstra bir seans gerekiyor. Birden bire.

Şu 5 dakikalık düşünce yığınımdan çıkan en düzensiz akışlarımı sunuyorum. Dursun, gülümseyişleriniz artsın. İsteğim, isteğinizdir biraz. Birden bire.

…..

Nefes telaffuzu.

……

Bir kapı gıcırtısı.

…..

Perdelerden gelen sefil susuşlar.

……

Sonra bir güneş doğuyor, ardından yağ diyorum. Yağ. Yağarken öne doğru gülüme, bir argoya iftira gibi. Volverine yolverin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir